|
2. Güçlü
iman
nedir?
İÇİNDEKİLER
İman ve ibadetle ilgili birbirine yakın üç
kavram vardır.
Bunlar, “huzur-u daimî”, “hakka’l-yakîn” ve
“ihsan”dır.
Hakka’l-yakîn, kendisinden önce gelen iman
mertebelerinden ilme’l-yakîn ve ayne’l-yakînin
üçüncüsü ve en üstünüdür.
İhsan, iman ve İslâm’dan sonra gelir ve ibâdette
en kemal mertebedir.
Huzur-u daimî ise, her an Allah’ın huzurunda
olduğunu hissetme hâlidir ve mârifetullahta pek
mühim ve faziletli bir yeri vardır.
Bunların hepsi de, tahkikî imanla ilgilidir. Çok
kuvvetli ve sarsılmaz bir imanın ifadesidir.
Hakka’l-yakîn, iman hakikatini tam hissetmek,
zevketmek ve yaşamaktır. Nasıl ki, mutfaktaki
yemeğin varlığı üç yolla bilinir. Birisi onun
kokusunu duyunca ne olduğunu anlamaktır ki, buna
ilme’l-yakîn denir. Diğeri, gidip gözle
görmektir ki, ayne’l-yakîndir. Üçüncüsü ise,
bizzat yemek, onun tadına bakmak ve
özelliklerini hissetmektir. Nasıl ki, sonuncusu
en kuvvetli bilgi ise, hakka’l-yakîn de, en
kuvvetli iman mertebesidir.
İhsan ise, Allah’ı görür gibi ibadet etmektir.
Peygamberimiz bir hadislerinde bunu anlatırken,
“İhsan, Allah’ı görür gibi ibadet etmektir. Her
ne kadar sen Onu görmüyorsan da, O seni görüyor”
buyurmuştur. Bu durumda ihsan, “Allah’ın seni
gördüğünü bilme şuuru”dur bir bakıma.
Bir gün Beyazid-i Bestamî Hazretleri namaz
kılarken evine hırsız girmiş ve ne var ne yok
her şeyi toplayıp gitmiş.
“Nasıl olur, sen evde iken her şeyi alır gider.
Hiçbir şey duymadın mı?” diye sormuşlar.
“Ben o anda namaz kılıyordum. Rabbimle
beraberdim. Hiçbir şey ne gördüm, ne duydum”
demiş. İşte ihsan budur. Tıpkı Hz. Ali
Efendimizin (r.a.) ayağına batan oku, namaza
durduğu zaman çıkarmalarını istemesi gibi. Çünkü
o anda kendinden geçiyor ve namaz ona, ameliyat
anında kullanılan bir anestezi görevi görüyor.
Dış âlemden kopup, ulvî âlemlere dalıyor.
Huzur-u daimî, “Ve Hüve meaküm eynemâ küntüm”
âyetinin sırrına mazhar olmaktır. Yani “Siz
nerede olursanız olun, Allah sizinle
beraberdir.” (Hadîd: 4)
Günün 24 saatinde, ne kadar mekân
değiştiriyorsak değiştirelim, nereye gidersek
gidelim, her yerde isim ve sıfatlarıyla hazır ve
nâzır olan Rabbimiz bizimle beraberdir.
“İmanın en mükemmeli, nerede olursan ol,
Allah’ın seninle beraber olduğunu bilmendir”
buyuran Peygamberimiz (a.s.m.), hem bu âyeti,
hem de huzur-u daimîyi açıklamış oluyor.
Huzur-u daimî, Allah’ın varlığını, isimlerini ve
sıfatlarını öyle bir hissetmektir ki, her ânının
Onun bir ihsanı ve her davranışının Onun
kontrolü ve gözetiminde olduğunu bilmektir.
Âyetlerde belirtilen, “Onun izni olmadan bir
yaprak bile düşmez”, “O gönüllerinizdekini
bilir”, “O, kişi ve kalbi arasına girer” gibi
manalar, inandığımız, kabul ettiğimiz
gerçeklerdir. Her mü’min bunu kabul ve tasdik
eder. Ancak huzur-u daimî, “her an bu
gerçeklerin farkında olduğunu bilerek
yaşamak”tır.
Allah’ın kendisini görüp gözettiğini, bütün isim
ve sıfatlarıyla her yerde tecelli ettiğini, her
şeyiyle Ona teslim olduğunu bilen ve her an bu
gerçekleri hisseden bir insan, günah işleyebilir
mi? Haksızlık yapıp, yalan söyleyebilir mi?
Huzur-u daimîyi bütün zerreleriyle hisseden bir
mü’min, ezanlar asumanı çınlatırken namaza
koşmak dışında bir başka işle meşgul olabilir
mi? Hele ibadetlerini ihmal edebilir mi? Sabah
namazı vakti geldiğinde uyumaya devam eder mi?
Mümkün değil.
Onun varlığına yürekten inanan, her yerde hazır
ve nazır olduğunu bilen, hayatının ve ölümünün,
sevincinin ve üzüntüsünün ancak ve ancak Onun
kudret ve iradesinde bulunduğunu tam kabul eden
bir mü’min, Allah’ın emir ve yasakları dışına
çıkamaz.
İşte bu makama ulaşan maneviyat büyüklerinden
Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin Efendi (k.s.), hasta
iken bile ayağını uzatmaktan kaçınır. Çünkü o,
Allah’ın huzurundadır. Sultanlar Sultanının
huzurunda ayak uzatılır mı? Etrafındakiler onu
rahatlatmak için ayağını uzatırlar, hemen geri
çeker. “Beni günaha sokmayın” der.
Bu yüce makamın yücelerinde olan Bediüzzaman
Hazretleri, bir saniyesini bile boş geçirmeden
ibadet eder, diz çökmekten ayakları yara olur.
Talebesi Molla Resul böylesi takvayı aklına
sığıştıramaz ve nazı geçtiği için şunları
söylemekten kendini alamaz:
“Biz de Allah’tan korkuyoruz ama, senin ödün
patlıyor.”
Bediüzzaman Hazretleri, huzur-u daimîyi
anlatırken sık sık, bir Arap şairine ait olan şu
ifadeyi zikreder: “Her şeyde Allah’ın birliğine
delâlet eden bir âyet vardır.”
Evet, huzur-u daimî aynı zamanda her şeyle
Allah’ı bulmak ve bilmektir. Hava, su, dağ, taş,
orman, deniz, nehir hep Allah’ı anlatır. Atom,
hücre, çekirdek, arı, yumurta, çiçek, balık,
meyve, ağaç Onun isim ve sıfatlarına ayna olur.
İşte huzur-u daimî, bütün varlıklara bakıp
Allah’ı hatırlamak, Onun isim ve sıfatlarını
kavramaktır.
3. Güçlü İman Nasıl Kazanılır?
Daha önce de kısaca belirttiğimiz gibi, iman,
bir binanın temeli veya bir ağacın kökü gibidir.
Nasıl ki, ağacın kökündeki değişim ve gelişim
dallarında ve meyvelerinde etkisini gösterir;
imandaki terakkî de insanın ibadetlerinde
duyarlılığa, devama ve gelişime sebep olur.
Bu iman, teknolojik alet ve makinelere hareket
veren elektrik veya bedene canlılık kazandıran
ruh gibi, fonksiyonel ve etkilidir.
Hiç şüphesiz bahsini ettiğimiz, basmakalıp,
üstünkörü, ruhsuz, cansız, etkisiz, kuru bir
iman değildir.
Kast ettiğimiz, Kur’an’da ve hadislerde
anlatılan, başta Resulüllahın (a.s.m.),
ashabının ve maneviyat büyüklerinin yaşadığı
coşkun, hareketli, muhteşem imandır.
İşte bu imanı Yüce Rabbimiz, binlerce ayetle
anlatıyor. Belki diyebiliriz ki, Kur’an’ın
yarısı bu imanı anlatan ibret dolu âyetlerle
doludur.
Yoğun bir biçimde Kur’an’ın imanî ayetlerini
açıklayan Risale-i Nur’da anlatılan iman ise,
Kur’an’ın istediği o coşkun ve fonksiyonel
imandır.
Bu iman, Rabbimizin sadece varlığını değil, aynı
zamanda isim ve sıfatlarını, hatta şuunatını ve
tecellilerini bilmekle elde edilir. Çünkü,
Muhyiddin-i Arabî’nin dediği gibi, “Allah’ı
bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır.”
“Allah bilgisi” diyebileceğimiz, mârifetullah,
Onun sadece varlığına inanmakla meydana gelmez.
Onun bütün isimlerini, sıfatlarını, şuunatını ve
bunların zerreden kürelere kadar her şeyde, her
varlıkta tecellilerini anbean, günbegün
görmekle, bilmekle, inanmakla elde edilir.
İnsan kendi vücudunda, duygularında, âlemdeki
bütün varlıklarda bu tecellileri defalarca
görmeli, her fırsatta tefekkür etmeli, Rabbine
olan bağlılığını her an tazelemelidir.
Zaten Peygamberimizin (a.s.m.) bir hadislerinde,
“Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibâdetten
hayırlıdır” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafa, 1:310)
demesi, bu sırra işarettir.
Ancak “tefekkür”, uçsuz bucaksız, sınırsız,
kuralsız bir kavramdır. Onu yapabilmek için bir
kurallar silsilesi, bir program, bir rehber
lâzımdır.
İşte Risale-i Nur, Kur’an’ın imanî âyetlerini
anlatan muazzam bir programdır. Yoksa plânsız,
programsız, kuralsız; hangi varlığın, hangi
cihetle Rabbimizin hangi isim ve sıfatına
delâlet ettiğini bilemeyiz. Onu ne kadar çok
okuyup anlarsak, o derece imanımız ziyadeleşir.
Bu eseri şuurlu, plânlı, dikkatli okumanın ve
ondan hakkıyla istifade edebilmenin bir dizi
kuralı vardır. Bu kurallara uyulduğu takdirde
istifade artar. (Bu konuyu, “Risale-i Nur’u
Okuma ve Anlama Teknikleri” isimli kitabımızda
genişçe işlediğimiz için ona havale ediyoruz.)
İman, nazarımızı, zihnimizi, dikkatlerimizi,
Allah’tan başkasından (masivadan) alıp Ona
yöneltmektir. Ne kadar zihnimizi dağıtan
masivadan yüzümüzü çevirip, ilgimizi Rabbimize
yöneltirsek o kadar imanımız parlar.
Bunun için de Kur’an’ın imanî ayetlerini
derinlemesine açıklayan eserleri yoğun okumak
gerekir. Yüzeysel, üstünkörü, göstermelik
meşguliyet, istediğimiz istifadeyi sağlamaz.
İmanın bütün haşmetiyle hayatımıza hükmetmesini
istiyorsak, her gün ve yoğun bir şekilde
meşguliyetten başka seçenek yoktur.
İÇİNDEKİLER |